"Sorunlar bitmez,
Çareler tükenmez"


Medyum Recep Kaplan
İnsanların en hayırlısı
İnsanlara en çok faydalı olandır.
Hadis-i Şerif
Recep Kaplan, ''Türkiye'de İlk Vergi Mükellefi'' olan Medyum'dur
Ümitsizseniz Ümit Sizsiniz

Behcet Necatigil
Bizim kudretimizin ulaştığı yerlere onların hayalleri bile ulaşamaz.
Fatih Sultan Mehmed
"İnsan Yenilince değil; Pes edince Kaybeder"
Medyum Recep Kaplan
İmkansız olan nedir bilirmisiniz?
Ben yapamam dediğiniz herşey.
Medyum Recep Kaplan

Mail Adresimiz recepkaplan@recepkaplan.net

YENİLENİYORUZ.....

Lütfen Websitemizde gördüğünüz eksiklerimizi bize bildiriniz...

Türkiye'nin En Kapsamlı Gizli İlimler Sitesi... Çok Yakında Sizlerle...

Dünyaca Ünlü Medyum Recep Kaplan Köşe Yazılarıyla Çok Yakında Sizlerle...

Türkiye'nin En Çok Ziyaret Edilen Medyum'luk Sitesi... Yeni Yüzüyle Çok Yakında Yayında...

Web sitemiz Yenileniyor... Çok Yakında Aktif Olarak Yayındayız....

Galeri Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor...

Rüyalar ve Rüya Tabirleri Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor...

İsimler Sözlüğü ve İsimname Bölümümüzde Çalışmalar Devam Ediyor...

Burçlar Bölümümüz Tamamlandı...

Gizli İlimler Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor.

''WEB SİTEMİZ YENİLENİYOR''

Ledün İlmi

Ledün İlmi


İlm-i ledün veya ledünni ilim, Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim, gayb ve marifet ilmidir. Allah, ayet-i kerimede mealen buyurdu ki: "Orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünni ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır'ı) buldular." (Kehf süresi: 65)

Hem Sa'lebi'nin hem de İmam-ı Rabbani'nin ifade ettikleri gibi, Hızır aleyhisselam, güzel ahlak sahibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allah'ın izni ile keramet ehli olup, kimya ilmini bilirdi. Hak tealanın bildirmesiyle ledünni ilim verilmişti. Muhammed Parisa; "İlm-i ledünni verilmesinde Hızır aleyhisselamın rühaniyeti vasıta olmaktadır." buyurmuştur.

Senaullah-ı Dehlevi bu ilim hakkında şöyle demektedir: "Ledünni ilim, çalışmak ve gayretle ele geçmez. İhsan edilen kimselere mahsüstur. Umüma şamil değildir. Peygamberlere verilen ilimler ve vahyedilen şeyler ise, umüma şamildir ve herkesi ilgilendirir. Yani peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle, bildirmekle vazifelidirler. Bu bakımdan peygamberlerin ilmi, ledünni ilminden üstündür."

Seyyid Abdülhakim Arvasi ise, şunları ifade etmektedir: "Emir Sultan hazretleri, ledünni ilme sahipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize bakmakla damlalarının adedini, bir çöle bakınca kumlarının sayısını bilir." Kıyamet yaklaştıkça, insanlar dinden uzaklaşmaya başlamaktadır. Eskiden kerameti görülen evliya çoktu. Fakat dinden uzaklaştıkça evliya azaldı, kerametler görülmez oldu. Ledün ilmi unutuldu. Sapıklar çoğaldı, keramet inkar edilmeye başlandı. Kerametin hak olduğuna Kur?an-ı kerimden örnekler:

1- Hz. Süleyman, ?Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?? dedi. Cinlerden bir ifrit: ?Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm, buna gücüm yeter? dedi. İlmi ledün (ilmi batın) sahibi olan vezir Asaf bin Berhiya ise, ?Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm? dedi ve bir anda getirdi. (Neml 38-40) (Vezir de, cin de peygamber değildi. Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kafir ise sihirle yapacaktı.)

2- Hz. Meryem peygamber değildi. Kocasız çocuk doğurdu. Hz. Meryem mabette yaşar, yiyecekleri, kerametle hep yanında hazır olurdu. Kur?an-ı kerimde, (Hurma dalını kendine doğru silkele, taze hurma dökülsün.) buyuruldu. (Meryem 24) Hz. Zekeriya, Hz. Meryem?in yanında taze meyve ve yiyecekleri görünce hayret ederdi. İşte ayet-i kerime meali: (Rabbi Meryem?e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık görür, ?Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor?? der; o da: Bunlar, Allah tarafından? diye cevap verirdi.) (Ali imran 37)

3- Eshab-ı Kehf?in kerameti de meşhurdur. Eshab-ı kehf, yiyip içmeden, bir zarara uğramadan 309 yıl uykuda kaldıktan sonra uyanmışlardır. Kur?an-ı kerimde, (İşte bu, Allahın kudretini gösteren delillerden biridir. Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın.) buyuruluyor. (Kehf 17, 18)

4- Hz. Musa?nın yanındaki gencin çantasındaki balık canlanıp suya gitmiştir: (Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balık şaşılacak şekilde denize gitmişti.) (Kehf 61- 63)

5- Kehf suresinin 63. ayetinden itibaren Hz. Musa ile ledün ilmi?ne sahip bir zatın kıssası anlatılır. Özetle şöyledir: (İkisi, (Hz. Musa ile bir genç) kendisine ilim verdiğimiz birini buldular. Musa ona, ?Sana öğretileni (ledün ilmini) bana da öğretir misin?? dedi. O zat da: ?Sen benim yaptıklarıma dayanamazsın? dedi. Sonra o zat, bindikleri gemiyi deldi. Hz. Musa, ?Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? dedi. Daha sonra, bir erkek çocuğunu öldürdü. Hz. Musa, ?Masumu öldürdün, pek kötü bir şey yaptın? dedi.) Günahsız çocuğu öldürmek elbette çok büyük günahtır. Ama bunu yapan zat, kerametle biliyordu ki o çocuk, büyüyünce zalim biri olacaktı. Onun yerine iyi bir çocuk verilmesi de istenmişti. Hz. Musa?ya ?Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?? dedi. Demek ki o zat, Hz. Musa?nın dayanamayacağını da kerametle biliyordu. Hz. Musa?nın arkadaşı duvarları (kerametle) doğrultuverdi. O zat, Hz. Musa?ya bu işlerin hikmetini açıkladı. (Kehf 63-81) (Hz. Musa?nın arkadaşının (Hızır?ın) sahip olduğu ilme ilmi ledün deniyor. Bu ilmi ancak tasavvuf sahibi, keramet ehli evliya bilir, mezhepsizler bilmez.) Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (İlmi ledün, sırrı ilahidir. Allah, onu salihlerden dilediğinin kalbine koyar.) (Deylemi) 

ilm-i ledün 

Türkçe'de kat, huzur, nezd sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız, bir manada "ınde" lafzının da müteradifi sayılan "ledün" kelimesi, "ilm-i ledün" şeklinde izafetle kullanılınca; gayb ilmi, esrar ilmi, Allah tarafından insanın gönlüne atılan ilahi bilgi ve içe doğan hakikatlar manasına gelir. Başta, umum Enbiya ve Mürselin olmak üzere, bütün evliya, asfiya, ebrar ve mukarrebinin - bir başka zaman teker teker bu kelimelerin ne manaya geldiklerini ifade etmeye çalışacağız - ilimleri, Cenab-ı Hak tarafından vahiy ve ilham ünvanıyla gönüllere ilka edilmiş bilgi ve marifet olması itibarıyla, hemen hepsi de bir çeşit ilm-i ledün sayılır. Hususiyle de, "ekrabu'l-mukarrebin" olan İlm-i Ledün Sultanı'nın hem gayb-ı mutlak hem de gayb-ı mukayyetle alakalı her türlü bilgi ve marifeti - bununla, gayb ilmi, esrar ilmi ve vicdan kültürünü kastediyoruz - ilm-i ledün nev'indendir ve O Ferid-i Kevn ü Zaman, Süleyman Çelebi'nin: 

Bu gelen İlm-i Ledün Sultanı'dır, 
Bu gelen tevhid-i irfan kanıdır. 

mısralarıyla seslendirdiği gibi, bu gizli ilmin tam bir hazinedarı ve bu hususi irfan havzının da bir marifet kahramanıdır. Ne var ki, böyle özel bir mazhariyet, bütün evliya ve enbiya, bütün asfiya ve mürselin için her zaman söz konusu olmayabilir. Zira, ilm-i ledün, ilahi feyz yoluyla, hususi bir kısım kimselerin kalbine atılan özel bir bilgi ve marifettir..ve böyleleriyle aynı ufku paylaşmayanların ondan anlamaları da mümkün değildir. 

İlm-i ledün, her zaman zahiri şer'e muvafık olmayabilir. Bu gibi durumlarda meşhüdatlarını "usülü'd-din" prensipleriyle tashihe tabi tutmayanlar, bazen yanılabilecekleri gibi, kendilerine tabi olanları da yanıltabilirler. Keşf ve ilhamlarını muhkemata göre tesbit edenler ise her zaman, berzahi ufuklarıyla mülk ve melekütu birden görür.. dünya ve ukbayı bir vahidin iki yüzü gibi müşahede eder.. ve tilmizlerine gayb u şehadet aleminin varidatından ne kevserler ne kevserler sunarlar.! 

Kur'an-ı Kerim, Kehf Süresi'nde bu mazhariyeti haiz, Allah'ın has bir kulundan bahsederken - Sünnet-i Sahiha bunun Hızır olduğunu söyler - "Orada bizim seçkin kullarımızdan, has bir abdimizi buldular ki, Biz onu nezdimizden hususi bir merhametle şereflendirerek kendisine (ilahi esrar) ilmi öğretmiştik." (Kehf/18:65) şeklinde bir açıklamada bulunur. Tasavvuf erbabına göre işte bu ilim, ilm-i ledündür.. ve Hazreti Musa gibi "ülü'l-azm" enbiyadan birisi, temelde, ilahi bilgilerde tam metbü olmasına rağmen, münhasıran ilm-i ledün çerçevesinin belli bir motifinde Hazreti Hızır'a tabi olarak o ilmin ihata alanını görmeye çalışmıştır. Sahih-i Buhari'de bu farkı ortaya koyan şöyle bir rivayet vardır: Hızır, Hazreti Musa'ya "Ya Musa, ben, Allah'ın bana öğrettiği öyle hususi bir ilme mazharım ki, sen onu bilemezsin; sen de öyle bir ilimle serfirazsın ki, ben de onu bilemem" der. 

Evet, ilm-i ledün, umuma ait bir ilim olmaktan daha çok, hususi bazı kimselere Cenabı Hak'kın özel bir ihsanıdır ve onların dışındakiler her ne kadar değişik konularda daha fazla malümat sahibi olsalar da, bu mevzuda ilm-i ledün erbabının gerisinde sayılırlar. Zira bu ilim - liyakat, istidat, Allah'a yakınlık.. gibi hususların şart-ı adi planında vesilelikleri mahfuz - tamamen Allah'ın bir ata tecellisidir ve kat'iyen kesbi de değildir. Bu itibarla da onun, ne okumayla, ne araştırmayla ne de daha değişik yollarla elde edilmesi söz konusudur. Evet o, Bu tamamen Allah'ın dilediğine tahsis buyuracağı bir lütuftur ve Allah, en büyük lütf ve ihsan sahibidir." (Cuma/62:4) fehvasınca hususi bir tecellinin unvanıdır. 

Ne var ki, böyle bir irfan, insanlar nazarında, ne kadar cazip, parlak, büyüleyici ve ilahi esrara açık olsa da, yine de enbiya-i izamın mazhar bulundukları ilimler ondan kat kat yüksektir, objektiftir, herkese açıktır ve insanların dünyevi-uhrevi saadetlerinin de teminatıdır. Bu iki ilim arasındaki farklılığı şu şekilde vaz' etmek de mümkündür: 

Hazret-i Musa'nın ilmi, insanların dünyevi hayatlarını tanzim ve uhrevi saadetlerini temine matuf bir "ilm-i şeriat", Hızır'ın ilmi, gayb ve esrarla alakalı ledünni bir mevhibe; Hazreti Musa'nın ilmi, insanlar arasında nizam ve asayişi teminle alakalı ahkam ve kazaya müteallik, Hızır'ın malümatı ise sadece meleküt eksenli bir kısım varidattan ibarettir ki, buna "ilm-i ledünn-ü sırf" dendiği gibi "ilm-i hakikat" , "ilm-i batın" da denegelmiştir.. ve bu ilim, aynı zamanda ilahi esrarın da en önemli kaynağıdır. Bir zat, bu mülahazayı ifade sadedinde şöyle der: 

Bakma ey hace ilm-i kil ü kale, 
Esrar-ı Hak'kı ilm-i ledünde ara..! 

Bu itibarla da, ilm-i ledünle cehd ve gayret arasında bazı münasebetler söz konusu olsa da, temelde onun, talim ve taallümle doğrudan bir alakasının olmadığı açıktır. Zira bu ilim, Cenab-ı Hak tarafından mahz-ı mevhibe olarak, bazı temiz gönüllerde bir kuvve-i kudsiye şeklinde tecelli etmektedir ve aynı zamanda bu tecelli, terakki sistemi içinde değil de tedelli çerçevesinde vukü bulmaktadır: Evet bu ilim, eserden eser sahibine, vücuttan vicdana akseden bir marifettir.. ve her şekliyle de keşf ve ilham kaynaklıdır. Ne var ki, böyle bir ilham bazen, farklı derecelerde tecelli ettiği gibi, seyr-i rühanisini Hazreti Rüh-u Seyyidi'l-Enam'ın vesayetinde sürdürmeyenler için, bir kısım şeytani vesvese ve nefsani hevacisle iltibası da söz konusudur. 

İlham, ilm-i ledünnün en önemli kaynağıdır ve hususi manasıyla olmasa da, ilm-i ilahinin tecellileriyle alakalı en geniş bir alanı işgal eder. İlham, insanın ihtiyarı dışında, onun gönlüne bir mevhibe olarak
tecelli edince ona "hatır" denir. Ancak, bazen böyle bir hatır veya ihtara, Hak'tan geldiği kendi karineleriyle kat'i değilse, şeytanın belli şeyler bulaştırması da söz konusu olabilir. Kendi karineleriyle Hak'tan geldiği muhakkak olan bir ilhama rahatlıkla ilm-i ledün diyebiliriz. Böyle bir esintinin Hazreti "İlim"den geldiğinin en önemli emaresi, bu türlü varidatın Kitap ve Sünnet'e muvafakatıdır. Bu iki asılla test edilip de doğru çıkmayan hatır veya süfilerin sıkça kullandıkları bir kelimeyle ifade edecek olursak, havatırın, nefsin hevacisinden ve şeytanın vesveselerinden olması ihtimalden uzak değildir. İşte, böyle bir ihtimalin bahis mevzu olmadığı bir hatırın Hazret-i İlim'in tecellilerinden bir feyiz olduğunda şüphe yoktur. 

Aksine, şeytani vesveselerin bulaşmış olması muhtemel bulunan havatır, şeytani; içinde nefsin hazlarının duyulup hissedileni de "heces" veya hevacis-i nefsanidir ki, böyle bir aldatılma alanına itilen salik, hemen Cenabı Hak'ka teveccüh edip, durumunu, şeriatın muhkematına göre yeniden ince bir ayara tabi tutması gerekir. 

Süfiye, Hak tarafından gelip kalbde yankılanan hitaba "hatır-ı Hak", melekten geldiği bilinene "hatır-ı melek", nefis ve şeytan tarafından esip rühu saran manevi şerarelere de "hevacis" veya "şeytani vesveseler" diyegelmişlerdir ki, bunların arasını tefrik edebilme biraz da "usülü'd-din" ve "Sünnet-i Seniye" mizanlarını bilmeye vabestedir. Zira, bu türlü havatırın bazıları şer'i prensiplerle test edilerek anlaşılsa da, bazıları, zahiren dinin temel kaidelerine muhalif olmamakla beraber, çok sinsi bir kısım şeytani gaye, emel ve maksatlara bağlı cereyan edebilir ki, onu da bu işin erbabından başkasının ayırt edebilmesi oldukça zordur. 

Nefis ve onun hevacisi, şeytan ve onun da vesveseleri ilm-i ledün konusunun dışında epistemolojik meseleler olduğundan şimdilik onları geçiyoruz. 


Seçme Hadisler ve Sözler
Efendimiz Hz.Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki : Sıdk insanı birr?e (Allah?ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr decennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonundaAllah?ın indinde sıddık (doğru sözlü) diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür.Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda Allah?ın indinde yalancı diye kaydedilir? (Müslim, Birr 02)
Her An'ımız Bir Dua
(Evden çıkarken ?Bismillahi, tevekkeltü alallahi, la havle ve la kuvvete illa billah? diyen, tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizi]
Recep Kaplan İletişim
Ofis Adresi:
Uğur Mumcu Caddesi No: 77/10
G.O.P / Çankaya / Ankara / Türkiye
0 312 447 45 45 (pbx)