"Sorunlar bitmez,
Çareler tükenmez"


Medyum Recep Kaplan
İnsanların en hayırlısı
İnsanlara en çok faydalı olandır.
Hadis-i Şerif
Recep Kaplan, ''Türkiye'de İlk Vergi Mükellefi'' olan Medyum'dur
Ümitsizseniz Ümit Sizsiniz

Behcet Necatigil
Bizim kudretimizin ulaştığı yerlere onların hayalleri bile ulaşamaz.
Fatih Sultan Mehmed
"İnsan Yenilince değil; Pes edince Kaybeder"
Medyum Recep Kaplan
İmkansız olan nedir bilirmisiniz?
Ben yapamam dediğiniz herşey.
Medyum Recep Kaplan

Mail Adresimiz recepkaplan@recepkaplan.net

YENİLENİYORUZ.....

Lütfen Websitemizde gördüğünüz eksiklerimizi bize bildiriniz...

Türkiye'nin En Kapsamlı Gizli İlimler Sitesi... Çok Yakında Sizlerle...

Dünyaca Ünlü Medyum Recep Kaplan Köşe Yazılarıyla Çok Yakında Sizlerle...

Türkiye'nin En Çok Ziyaret Edilen Medyum'luk Sitesi... Yeni Yüzüyle Çok Yakında Yayında...

Web sitemiz Yenileniyor... Çok Yakında Aktif Olarak Yayındayız....

Galeri Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor...

Rüyalar ve Rüya Tabirleri Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor...

İsimler Sözlüğü ve İsimname Bölümümüzde Çalışmalar Devam Ediyor...

Burçlar Bölümümüz Tamamlandı...

Gizli İlimler Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor.

''WEB SİTEMİZ YENİLENİYOR''

Cevşen-ül Kebir


Dua-i Nebevi: Cevşenü?l-Kebir

  

Cevşen, Farsça kökenli bir kelime olup, "bir tür zırh, savaş elbisesi" manasına gelmektedir. Terim manası Şii kaynaklarında Ehl-i Beyt tarikiyle Hz. Peygambere isnat edilip, Cevşen-i Kebir ve Cevşen-i Sagir olarak bilinen, metinleri birbirinden farklı iki duayı ifade eder. Ancak Cevşen-i Kebir daha meşhurdur ve "Cevşen" denilince ilk akla gelen Cevşen-i Kebir'dir. Cevşen-i Kebir Musa el-Kazım-Cafer es-Sadık-Muhammed el-Bakır-Zeynelabidin-Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarikiyle Hz. Peygamber'e isnat edilir.

Cevşenü'l-Kebir ismindeki dua Peygamber Efendimize, Uhud Harbi esnasında Cebrail (a.s) tarafından getirilmiştir. Cebrail Hz. Muhammed'e (s.a.v.): "Üzerindeki zırhı çıkar ve bu duayı oku. Bu duayı üzerinde taşır ve okursan zırhtan daha büyük tesiri vardır." demiştir. Peygamber Efendimiz duanın tesirinin sadece kendine mi mahsus, yoksa ümmete de şamil mi olduğunu sorunca, Cebrail (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Ya Resulullah, bu dua Cenab-ı Allah'ın sana ve ümmetine bir hediyesidir. Bunun sevabını Allah'tan başka kimse takdir edemez." (Ahmed Ziyaeddin Efendi, Mecmuatü'l Ahzab, İstanbul 1298 R, s. 231-261.)

Cevşen-i Kebir duası 100 bölümden oluşur. Her bölümde Allah'ın isim ve sıfatlarıyla tavsif edildiği 10 parça bulunur. Her bölümün sonunda Allah'ın aczden ve şerikten münezzeh olduğunu ifade eden ve cehennem ateşinden Allah'a sığınılan dua yer alır (Sen bütün kusurlardan, aczden ve şerikten mukaddessin. Senden başka ilah yok ki, bize meded etsin. Aman diliyoruz. Bizi azap ateşinden ve cehennemden halas et!). duanın geneline bakıldığında Allah'ın isim ve sıfatlarının sıkça tekrarlandığı ve Rabb'e onun isimleriyle yönelindiği görülür. İstiaze, yani ateşten ve azaptan Allah'a sığınma da Cevşen'de önemli yer tutar.

Cevşen Duadır

Kelime manası zırh olan Cevşen, her şeyden önce bir duadır. Bu dua Hz. Peygamberden günümüze kadar ulaşmıştır. Bu özelliği ona, özel bir anlam katar: dua-i Nebevi. Cevşen'in hangi amaç ve maksatla okunması gerektiği hakkında bazı tespitler yapabilmek için, öncelikle duanın ne manaya geldiği, insanın niçin duaya ihtiyacı olduğu ve insana, "duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı" (Furkan Suresi; 77.) denilmesindeki sırrı belirlemek gerekmektedir. Ayrıca bu duanın sahibi olan Resul-i Ekrem'in (asm.) ubudiyet yönü hakkında bazı noktaların aydınlatılması gerekmektedir. Zira Cevşen, münacaat olması dolayısıyla Resulullah'ın ubudiyet yönüyle daha ziyade alakadardır.

Duayı nedense hep arzu ve isteklerimizin yerine gelmesi için bir "araç" olarak görürüz. Bu kısır bakış açısı Said Nursi'nin "ubudiyetin ruhu" olarak adlandırdığı ve gizli hazine olan bir çok duadan yeterince istifade edemememizi netice vermektedir. Cevşenü'l-Kebir duası da böyle gizli hazinelerden birisidir. Risale-i Nur müellifi Risale-i Nur'u, "Kur'an'dan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşen'den feyiz alan ve tevellüd eden" şeklinde tarif ederken, hiç şüphesiz Cevşen'in manevi önemine de dikkat çekmek istemiştir. Genellikle tevhid konusunun işlendiği Risalelerde Cevşen'den aldığı dersin onun marifetine genişlik kattığını, yani itikadının kuvvetlenmesini sağladığını ifade eder. Kastamonu Lahikası'nda Cevşen'in kainatı baştan başa nurlandırdığı, zulümat karanlıklarını dağıttığı, gafletleri, tabiatları parça parça ettiği ifade edilir. "Ehl-i dalaletin boğulduğu en son ve en geniş kainat perdelerinin arkasında envar-ı tevhidi gösteriyor" diye tanımlar Cevşen'i. Risale-i Nur'un önemli parçalarından birisi olan "Münacaat Risalesi" şu sözlerle bitirilir: "Kur'an'dan ve Cevşenü'l-Kebir'den aldığım bu dersimi, bir ibadet-i tefekküriye olarak Rabb-i Rahimimin dergahına arz etmekte kusur etmişsem, kusurumun affı için Kur'an'ı ve Cevşenü'l-Kebir'i şefaatçi ederek rahmetinden affımı niyaz ediyorum." Said Nursi'nin Cevşen'e neden bu kadar ehemmiyet verdiğini doğrudan işlediği bir Risalesi yoktur. Ancak kesin olan bir vakıa vardır ki; Said Nursi Cevşen'den azami derecede faydalanmış ve Cevşen, Risalelerin yazılmasında da faydalanılan bir eser olmuştur. Münacaat adlı eserin son kısmındaki sözler Bediüzzaman'ın tefekküründe Cevşen'in fevkalade önemli bir yere sahip olduğunu ispatlar. Zira münacaat tefekküri bir eserdir ve Bediüzzaman bu eserini Kur'an'dan ve münacaat-ı nebeviye olan Cevşen'den aldığını söyler. On Beşinci Şua adlı eserinde Cevşen'i, "bin bir esma-i İlahiyeye sarihan ve işareten bakan ve bir cihette Kur'an'dan çıkan bir harika münacaat..." şeklinde tarif eder. Risale-i Nur'u okuyanlar Cevşen meali ile Risale-i Nur'u karşılaştırırlarsa bazı benzerlikleri fark edeceklerdir. Risale-i Nur'da ve Cevşenü'l-Kebir'de kullanılan esma-i İlahiye, acz ve fakr konusundaki yaklaşımlar hep benzer özellik taşır. Bu öyle bir benzerliktir ki, sanki aynı kaynaktan çıkmış gibi bir izlenim verir okuyucuya. Daha doğru bir ifade ile Cevşen'in ve Risale-i Nur'un Kur'an'dan faydalanılarak ortaya çıktığı aşikare görülür. Risale-i Nur'da işlenen konular ile Cevşen'de işlenen konular arasında benzerlik olduğu gibi Risale-i Nur'un konuyu işleyiş tarzı ile Cevşen'deki Allah'a yöneliş tarzı arasında da benzerlikler vardır. Bu benzerlikler şüphesiz en fazla esma-i İlahiyenin sıklıkla işlenmesinde görülür. Hem Risaleler'de, hem de Cevşen'de esma-i İlahiye sanki bir can simidi gibidir. Cevşen de esma-i İlahiye olmadan düşünülemez, Risale-i Nur'da.

Said Nursi, Cevşen'de Allah'ın çok isimlerle tavsif edilmesini ve çok isimleriyle dua edilmesini 24. Söz'de şöyle açıklar: "Çok esmaya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptela olan insan, münacaatında, istiazesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medar-ı fahri ve elhak en hakiki insan-ı kamil olan Muhammed-i Arabi (a.s.m) Cevşenü'l-Kebir namındaki münacaatında bin bir ismiyle dua ediyor, ateşten istiaze ediyor." Cevşenü'l-Kebir duası Hz. Peygamberin marifetullahta erişilmez olduğunun adeta tek başına ispatıdır. duaya bakan birisi eşsiz bir esma-i İlahiye iklimini farkeder ve ihlas, samimiyet, marifet-i İlahiye ve tevazuun duaya baştan sona sindiğini hisseder. Said Nursi, bunu şöyle anlatır: "...hem binler dua ve münacaatlarından Cevşenü'l-Kebir ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabb'ini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velayet, telahuk-u efkarla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münacaat'ın başında Cevşenü'l-Kebir'in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir mealinin beyan edildiği yere bakan adam, 'Cevşen'in dahi misli yoktur' diyecektir." İslam inancında Hz. Peygamberin itikadının en zirvede olması ne kadar kesin bir gerçek ise Hz. Peygamberin duasının da zirvede olması o kadar gerçektir. Cevşen'le muhatap olunurken bu azim münacaatın ancak marifette, itikadda, cesarette, sabırda, ihlasta, tevazuda eşsiz bir şahsiyete ait olabileceği hemen hisseder. Adeta duanın sınırlarının çizildiği bu duada baştan sona Esma-i Hüsna ile Allah'a yalvarılarak, insanın fakrı, aczi, iktidarsızlığı göz önüne serilir ve insanın her an inayete muhtaç olduğu kabullenilir. İnsanın teneffüs etmesinin ancak vahdette mümkün olduğu, esbaba takılmanın insanı sürekli rahatsız edeceği itiraf olunur.

Dua Nedir?

İslam inancında dua ubudiyetin, yani kulluğun ruhudur. Kainatta sınırlar Allah tarafından çizilmiştir ve insan bu sınırlar içerisinde çevresini, kendisini ve muhatap olduğu yenilikleri anlamlandırmaya uğraşmaktadır. Bu muazzam seyahatinde zaman zaman bunalım geçirebilmekte, kainattaki her şeyi kendine düşman telakki edebilmektedir. Bazen de tüm kainat ona dost olur ve kainatta bulunmaktan dolayı müthiş bir rahatlık hisseder. Bu yolculuğunda tüm kainata hükmeden ve insanın her türlü ihtiyacını yerine getirebilen bir varlığa ihtiyaç duyar. Bu öyle bir varlıktır ki, büyük küçük diye bir ayrım onun için geçerli olmaz. Böyle bir varlığın mevcudiyeti ve tüm kainata hükmünün geçtiği, en azından insanın vicdanında hissedebileceği kadar gerçektir. Said Nursi "dua"yı kainatın yaratılış sebeplerinden birisi olarak sayar. Buna göre başta nev-i beşer ve onun başında alem-i İslam ve onun başında Muhammed-i Arabi'nin (a.s.m) muazzam duası bir sebeb-i hilkat-i alemdir. Yani Hz. Peygamberin saadet-i ebediyeyi talep etmesi, esmaya mazhar olmayı şiddetle talep etmesi kainatın yaratılış sebebi olmuştur. dua, başlı başına bir ibadettir. İnsan dua ettiği zaman aczini, fakrını derk eder ve bunu Allah'a ilan eder. Bu, bir bakıma istiğfardır. Zira insan hiçbir şeye tek başına malik olamayacağını, her şart altında Allah'ın tevfikine ihtiyacı olduğunu dua ile haykırır.

İslam inancında dua ile ifade edilen yalnızca ellerin açılıp Allah'a meramın anlatılması da değildir. Varlıkların sahip olduğu potansiyel, onların bir nevi duasıdır. Sözgelimi bir tohumun özellikleri onun neşv ü nema bulması için bir duadır. Yine mevcudatın yaşamak için gerekli şartları?gayr-i şuuri de olsa?talep etmeleri yine duadır. Şuursuz bir ağacın suya şiddetli ihtiyaç duyması, onun duasıdır. Bir de zişuurlara mahsus dua vardır. Bu dua fiili ve kavli dua olmak üzere ikiye ayrılır.

Fiili dua kainattaki şartlara müraat ederek neticeyi Allah'tan beklemeyi ifade eder. Mesela, "çift sürmek fiili bir duadır. Rızkı topraktan değil, belki toprak hazine-i rahmetin bir kapısıdır ki, rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar." Sebepleri ihmal etmeden, kişinin üzerine düşen tüm görevleri yerine getirip, neticeyi Allah'tan talep etmesi fiili duayı ifade eder.

Kavli dua ise insana mahsustur. Kavli dua insanın aczini, fakrını derk ettiği ve arzu ve isteklerine kendi başına gücünün yetmediğini anlamasını ve Rabb'ine yönelmesini ifade eder. Kavli dua, bu yönüyle kulluğun itirafıdır ve Allah'ın kudretini kabullenmedir. Bu yönü onu başlı başına ibadet yapmaktadır. Cevşenü'l-Kebir duası da bu haykırmaların zirvesidir. Bu duada baştan sona Esma-i Hüsna ile Allah'a dua edilmekte, insanın aczi karşısında Allah'ın kudreti ön plana çıkarılmakta, günahlar karşısında Allah'ın rahmet ve şefkati hatırlatılmakta, insanın cehaleti ve olayları anlamlandıramaması vakası karşısında Allah'ın engin ve mutlak ilmi ifade edilmektedir. Aslında Cevşenü'l-Kebir bu yönüyle alışıldık dua kalıplarını fazlasıyla aşmış ve insan için bir hayat rehberi olmuştur. Daha doğru bir ifadeyle Kur'an'ın öngördüğü kainat modelini ve insan gerçeğini Cevşen şerh etmiştir.

Cevşen hakkındaki rivayetlerde Cevşen'i okuyan veya üzerinde taşıyan kimseye yangın, sel, deprem gibi afetlerin zarar veremeyeceği ve bu insanların tüm isteklerinin yerine getirileceğini ifade eden inançlara rastlanılır. Ayrıca sevap noktasında Cevşen okuyan kimseye "Bedir şehitleri" kadar sevap verileceği, Cevşen'i kefeninin üzerine yazan kimseye kabir azabının verilmeyeceği ve Cevşen'i okuyan kimsenin 4 semavi kitabı okumuş kadar sevap alacağı ifade edilir. Bu rivayetlerin sahihliğinden şüphe etmemekle beraber buradaki ölçülerin iyi şekilde belirlenmesi ve duanın karşılığında vaad edilen mükafatların ne manaya geldiğinin belirlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Said Nursi, Emirdağ Lahikası adlı eserinde bir talebesi ile bu ve benzeri rivayetlerde bahsedilen vaad ve mükafatların sıhhati hakkında yazılan bir mektubuna yer vermiştir. Söz konusu mektupta, Said Nursi'nin talebesi, pek dindar olmayan insanlarla karşılaşmış ve onlardan bu rivayetlerin akla ve mantığa uymadığına dair bazı sözler duymuştur. Bu rivayetlerde Cevşen okuyana Kur'an okumak kadar sevap verileceği, göklerdeki büyük melaikelerin dua sahibini gördükçe kürsülerinden inip, ona pek büyük bir tevazu ile hürmet edeceği ifade edilir. Talebesi bu rivayetler hakkında yapmış olduğu münakaşadan sonra bunların sıhhatinden şüpheye düşmüş ve meseleyi Said Nursi'ye sormuştur. Said Nursi verdiği cevapta, öncelikle Hz. Peygamberin ism-i Azama mazhar olduğunu ve kainatın en mükemmel meyvesi olduğunu, yani kainattan beklenilen tüm neticenin Hz. Peygamberde mevcut olduğunu ifade eder.

Hz Peygamberin kulluk yönünü anlatmasının nedeni Cevşenü'l-Kebir duasının Hz. Peygamberin kulluk yönüyle (ubudiyet-i Muhammediye) alakadar olduğu ve Hz. Peygamberin ubudiyetinin mertebesiyle beraber Cevşen'in değerlendirilmesi gerektiğini belirtmek içindir. Cevşenü'l-Kebir, Hz. Peygamberin duası olduğu için ve bu duanın Hz. Peygamberin marifetinin, itikadının ve imanının bir görünümü olduğu için söz konusu faziletlerin Hz. Peygamberin kendi okuduğu Cevşen için geçerli olduğunu belirtir. Yani söz konusu faziletler Cevşen'de mevcut olmakla beraber, bu faziletlerin ancak Hz. Peygamberin sahip olduğu marifetle birleşmesi halinde mümkün olduğunu anlatır. Bir başka deyişle söz konusu mükafatlar, Hz. Peygamberin marifetiyle okumuş olduğu Cevşen'e verilir ve bu mükafatlar azami hatlardır. Bu mükafatlardan ümmet mahrum edilmemiştir. Marifet yolu kapalı olmadığı için her Müslüman'ın da o mükafatları alması mümkündür. Said Nursi, söz konusu mükafatların belli şartlar halinde verileceğini belirtir ve yalnız okumanın kafi gelmeyeceğini belirtir. Sadece okuma kafi gelseydi muvazene-i ahkamın bozulacağını söyler ve bunun farzlara ilişeceğini belirtir.

Mesela, ibadetlerin sıhhati için mutlaka bulunması gereken "ihlas"a sahip olmayan veya farz ibadetleri yerine getirmeyen bir şahsın, Cevşen okuyarak Kur'an kadar sevap alması pek mümkün olmasa gerektir. Zira bu, İslam'da her insanın ifa etmesi gereken farzların karşısında nafile ibadet olarak adlandırılabilecek Cevşen'in farz ibadetin üzerine çıkmasını ifade eder. Bu da İslami hükümlerin, yani ahkam-ı şeriatın dengesini bozar. Cevabının ikinci bölümünde Said Nursi, Cevşen hakkındaki rivayetlerin Hz. Peygambere baktığı zaman mübalağadan münezzeh olduğunu belirtir. Ayrıca rivayette bahsedilen faziletlerin Cevşen içerisindeki Esma-i Hüsna'nın hakikatlerine baktığı zaman kesinlikle mübalağa olmadığını, tam tersine o Esma-i Hüsna'nın sözkonusu mükafatlara sebep olabilecek kadar geniş ve esrarlı olduğunu belirtir. Hz. Peygamberin sözkonusu duanın feyzinin ve faziletinin nihayetsizliğini göstermek için ve duaya olan teşviki arttırmak için müphem ve mutlak (sınır altına alınmamış) bıraktığını ifade eder. Sözkonusu rivayetlerin zamanın geçmesiyle kaziye-i mümkine ve mutlakanın (gerçekleşmesi imkan dahilinde olan fakat bazı şartlara ihtiyaç duyan) bilfiil vaki ve külliye telakki edilmesinin yanlış olduğunu anlatır. Yani rivayetlerdeki mükafatların gerçekleşebilmesi için belli başlı şartlara ihtiyaç vardır. Bu asgari şartlar yerine gelmeden söz konusu mükafatların elde edilebilmesi de pek mümkün gözükmemektedir.

20. yüzyıl insanının önemli problemlerinden birisi duaya ve ibadetlere yanlış mana yüklemektir. Maalesef dua ve ibadetler, dünyevi netice ve manfaat umularak yapılabilmekte, bu da ibadette mutlaka bulunması gereken "ihlas"ı ortadan kaldırabilmektedir. Said Nursi 17. Lem'a'da (13. Nota), dua ve ibadetlerde önemli noktalara işaret etmektedir: "Ubudiyet, emr-i İlahiye ve rıza-yı İlahiye bakar." diyerek başlar konuya. Ubudiyetin asıl sebebinin emr-i İlahi olduğunu ve bunun neticesinin rıza-yı İlahiyi kazanmak olacağını söyler. Ayrıca ubudiyetin meyvesinin uhrevi olduğunu belirterek, ibadetlerden dünyevi fayda ummanın yanlışlığını belirtir. Dünyaya ait netice ve faydaların ubudiyetin yapılmasına neden olmaması gerektiğini anlatır. Böyle bir tavrın ibadeti akim bırakacağını belirtir. Bu ince ayrımı fark etmeyenlerin Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendi, Cevşenü'l-Kebir gibi duaları dünyevi maksat gözeterek okuduklarını, bu yüzden bu muazzam dualardan beklenebilecek olan faydaları göremeyeceklerini belirtir. dualardan dünyevi fayda ummanın ihlasa ve ubudiyete aykırı olduğunu belirtir. Bunu şöyle ifade eder: "...o faydalar, o evradların illeti (asıl sebebi) olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazli bir surette, o halis virde talepsiz terettüp eder. Onları talep etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer." Zayıf itikadlı insanların bir müşevvik ve müreccihe muhtaç olmasından dolayı bu tür duaları faziletlerini düşünerek okumalarının ise zarar vermeyeceğini söyler. Ancak okuma sırf rıza-yı İlahi için yapılmalıdır. Bu muazzam hazineden dünyevi menfaat beklemenin hem duanın mana ve ehemmiyetine hem de duanın sahibi olan şeref-i beni Adem'e saygısızlık olacağı unutulmamalıdır. Cevşen'in layık olduğu tarzda okunması da ancak ve ancak çok sağlam bir tahkikle mümkündür. Bir başka deyişle Cevşen'in okunma tarzı ve okunurken hissedilen anlam ve beklenen netice, kişinin tahkik derecesiyle doğru orantılıdır. Bu yüzden tahkik arttığı ölçüde Cevşen'den alınacak feyz ve çıkarılacak anlam da artacaktır. Tersten düşünülürse tahkikin artması için Cevşen'i doğru okumak gerektiği sonucuna ulaşılabilir.

Küçük, büyük, yaşlı, genç, dindar ve hatta dinde hassas olmayan birçok insanın bile boynunda gördüğümüz Cevşen'i Türkiye Müslümanlarına Said Nursi tanıtmış ve muazzam dua-i nebeviyi talebelerine de tavsiye etmiştir. Risalelerde Cevşen okuyana şu kadar mükafat, şu kadar sevap... verilir tarzında bir metod takip etmemiş Cevşen'in niçin ve nasıl okunması gerektiği hakkında bazı ipuçları vermiştir. Bir bakıma Cevşen sahip olduğu muazzam değerini Risale-i Nur'un kazandırdığı bakış açısıyla ispatlamıştır. Cevşen'in maddi isteklerin çok çok üstünde manevi değer taşıdığını anlayabilmek için de marifetullahta terakki şarttır. Yoksa hazine gizlenmeye devam edecektir.

M. Fethullah Gülen´nin Hocaefendi?nin Cevşen Hakkındaki Görüşü

           

Fethullah GÜLEN (Hocaefendi)?nin, Cevşen ile ilgili sorulan bir soruya verdikleri cevap:

"Cevşen hakkında Müslümanlar arasında farklı görüşler var. Bazıları onu baş tacı yaparken, bazıları da alabildiğine ilgisiz, hatta habersiz. Bu sebeble, bizleri Cevşen hakkında aydınlatır mısınız?"

Cevap: Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şii kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet?in Cevşen?e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülahazamız biraz husûsiyet arz etmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülahazamızı aktarmak istiyoruz:

1. Cevşen halisane yapılmış bir duadır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlas ve samimiyet yüklü dua takattur eder. Durum böyle olunca, Cevşen kime izafe edilirse edilsin, özdeki bu husûsiyete tesir etmemeli. Burada, "bir sözün Efendimiz?e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur." demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen?in asgari vasfı onun bir dua olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen?e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Halbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine ait şaibeden dolayı Cevşen?i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.

2. Efendimize ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüchaniyet ve üstünlüğü vardır. Ona ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edaya sahiptir. Bu sebeple de duada ona ait malzemeleri kullanmak hem önemli, hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de, bu bir tercih mes?elesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duaları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duanın aslına tesir etmez; zira Cenab-ı Hak bütün dilleri bilir ve duaya icabette sadece duanın samimi ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O?nun kudretini ele veren ayetlerden değil mi?

3. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünni kaynaklar Cevşen?e yer vermezler. Sadece Hakim?in Müstedrek?inde Cevşen?den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen?e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir husûsiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka bir şey değildir ve Cevşen?in değerine menfi yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buhari ve Müslim?in rivayet ettiği pek çok hadis var ki, aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleyni?nin el-Kafi?inde yer almaktadır. Ne var ki, Ehl-i Sünnet alimleri, Küleyni?den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buhari ve Müslim?de de yer aldıklarına göre hem senet, hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kafi?de yer alan hadisleri daha çok Şii imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnilerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şii imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnilerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, sened yönüyle bir talihsizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir talihlizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücut bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkansız olmasa bile çok zordur.

4. Bazen hadis kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullah?ın Efendimiz?den keşfen hadis alması hiç de az vaki olmuş hadiselerden değildir. İmam Rabbani der ki: "Ben, İbn Mes?ûd?dan, Muavvizeteyn?in Kur?an?dan olmadığına dair rivayetini görünce bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz?den onların Kur?an?dan olduğuna dair ihtar aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım". Bazılarının bizim kunut duası olarak okuduklarımızı, Kur?an?dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbani?den bir misal diyor ki: "Ben bazı hususlarda İmam Şafii?yi taklid ediyordum. Ancak bana İmam Ebû Hanife?nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsas edildi. Ben de Ebû Hanife?ye iktida ettim...".

Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen bir şeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu katagoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar "Keşfen aldık" dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat?iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadis krıterleri içinde tahlil etmek imkansızdır. Onun için de, hadisçiler bu tür ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı manasına da gelmez. Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen manası itibariyle Efendimize ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen?i keşif yoluyla Efendimiz?den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.1
 
Bu hususlara şunu da ilave etmek faydalı olur kanaatindeyim. Gümüşhanevi gibi bir büyük veli ve Bediüzzaman gibi bir sahip-kıran, Cevşen?i kabullenip onun vird edinmişlerdir. Cevşen?in me?hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhan olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen?e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen?e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.
 
ÖZETLE

1- Cevşen, manası itibarıyla Efendimiz'e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen'i keşif yoluyla Efendimiz'den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.

2- Sünni kaynaklarda Cevşen'den bahsedilmiyor. Ama İmam Gazali, İmam Şazeli ve Bediüzzaman gibi kametlerin tasdik ettikleri bir meselede temkinli olmamız gerekmez mi?

3- Cevşen'in asgari vasfı onun bir dua olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen'e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir.

Batı Cevşen´i keşfetti       

Ülkemizde insanların artık daha sık okuduğu, boynuna taktığı, arabalarına, işyerlerine astığı Cevşen, Vatikan?da bir araştırmaya konu edilirken, Amerika?da bir rahibenin hazırladığı doktora çalışmasında da ele alınıyor. Dahası, Vatikan?ın İstanbul?daki temsilcisi Marovitch gibi Hıristiyan ruhaniler tarafından dua olarak okunuyor. Marovitch, Cevşen?in daha fazla insana ulaşabilmesi için farklı dillere tercüme edilmesini de istiyor.

Rahibe Dr. Lucinda Mosher, Cevşen'i büyüleyici bulduğunu ifade ediyor. Cevşen?in hiziplerden oluşan ahenkli ve şiirsel yapısı ile Esma-i Hüsna?nın nağmeli tekrarlanışı herkes gibi onu da cezbetmiş.

Ebru Nida Bilici

Türkiye?de ilk başta sınırlı bir çevrenin başucu dua kitaplarından olan ?Cevşen?in nasıl kısa süre içinde toplumun hemen her kesiminden insanın haberdar olduğu bir metin haline geldiğini, hatta yurt içinde ve dışında Hıristiyanlar?ın dikkatini çekmeye başladığını araştırırken, bir dostun nazik ziyaretini Cevşen hediye ederek hatıralarıma yerleştirmesi şaşırtıcı bir tevafuk oldu.

Ülkemizde insanların artık daha sık okuduğu, boynuna taktığı, arabalarına, işyerlerine astığı Cevşen, Vatikan?da bir araştırmaya konu edilirken, Amerika?da bir rahibenin hazırladığı doktora çalışmasında da ele alınıyor. Cevşen?in cazibesi araştırmalara konu olmakla kalmıyor, Vatikan?ın İstanbul?daki temsilcisi Marovitch gibi Hıristiyan ruhaniler tarafından dua olarak okunuyor, üzerlerinde taşınıyor ve cemaatlerine tavsiye ediliyor. Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretlerinin birçok zikir ve duayı derlediği Mecmûatü?l-Ahzab adlı eserinde naklettiği ve daha sonra Bediüzzaman Said Nursi?nin talebelerine okumalarını tavsiye etmesiyle Türkiye?de yaygınlaşan Cevşen, önceleri daha çok Şiilerce bilinen bir dualar bütünüydü. Risale-i Nûr talebeleri tarafından müstakil olarak birçok defa basılan ve Türkçe?ye de tercümeleri yapılan Cevşen?in Musa el-Kazım, Ca?fer es-Sadık, Muhammed el-Bakır, Zeynelabidin, Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarikıyle Hz. Peygamber?e isnad edildiği, yani genellikle Şia?nın sahip çıktığı şahsiyetler yoluyla intikali, Sünni dünyanın Cevşen?e sıhhati açısından ihtiyatlı yaklaşmasında etkili olmuş. Ancak hadis uzmanları bu konuda yaptıkları araştırmalarla Cevşen?in Kur?an?a zıt olmadığı gibi, Kur?an?dan bölümler ihtiva etmesi hasebiyle önemli bir dua olduğunu ortaya koydular. Sakarya Üniversitesi Tefsir Ana Bilim Dalında görevli Prof. Dr. Davut Aydüz?ün Cevşen üzerine yaptığı araştırma ve makaleleri Cevşen hakkındaki muhtelif görüşleri ve bunlara ait karşı cevapları içeriyor.

Boyna asılan türleri de popüler

Bediüzzaman vesilesiyle Türkiye?deki Müslümanların dünyasına giren Cevşen her ne kadar genelde onun adıyla anılsa da son yıllarda gördüğü talep artık her kesimden insanın ilgi alanına girdiğini gösteriyor. Küçültülmüş ebatları deri kılıf, cam tüp ve gümüş içinde boyuna asılmak üzere hazırlanan Cevşen, daha önce okunmak üzere ceplerde, çantalarda bulundurulan bir dua kitabıydı. Yeni kullanım şekli ise Arap harfleriyle okumayı bilmese de faziletlerinden yararlanmak isteyenlerin, ?içinde yazılı olanların hürmetine korunma? isteğine hizmet ediyor.

Küçük büyük, genç yaşlı demeden toplumun her kesiminden birçok insanın, hatta birçok sanatçının boynunda görmeye başladığımız Cevşen-i Kebir, derlenmiş önemli dualardan oluşuyor. Cevşen?in boyuna asılan türü cami avluları ve kitap fuarlarında en çok satılan ürünlerin başında. (...)

Bilinen şekliyle; Asr-ı Saadet?te cereyan eden savaşların birinde (bir rivayette Uhud?da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada Hz. Peygamber ellerini açarak Allah?a dua etmiş, bunun üzerine Cebrail gelmiş ve ?Ey Muhammed! Rabbin sana selam ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duayı okumanı istiyor. Bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacak? demiş. Olayla ilgili Şii kaynakları, Cebrail?in Hz. Peygamber?e söz konusu duanın önemi ve faziletiyle ilgili geniş bilgi verdiğini de kaydeder.

Hıristiyanlar da merak ediyor

Cevşen?in Türkiye dışında en popüler olduğu ülke İran. Ancak Müslümanların Cevşen?e verdiği önem Batılı din adamlarının da ilgisini çekmiş görünüyor. Hartfort üniversitesinde ?İbadetin Özü ve Ahlaki Vizyonu? konulu doktora tezi dahilinde dua konusunu analiz eden Rahibe Dr. Lucinda Allen Mosher Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki etik ve temel ortak noktalar yoluyla diyalog konusunu araştırırken Müslümanların duaları çerçevesinde karşısına çıkan Cevşen?i ayrıntılı bir biçimde inceliyor. Mosher?le yaptığımız görüşmede Cevşen?in bir Hıristiyan din adamı tarafından nasıl algılandığını anlamaya çalıştık.

Cevşen?i dua, namaz ve ayin dışında insanların Allah ile buluştuğu doğaçlama ya da önemli ruhani liderlerin yaptığı gibi belki bir kısmı kutsal kitaplardan alınmış metinler olarak değerlendiren Mosher, Cevşen?in Müslümanın hayatındaki yerini bu noktada tesbit ediyor.

Ona göre Müslüman terminolojisinde Cevşen dua, zikir ya da hizip olarak geçer. Fakat nasıl adlandırılırsa adlandırılsın özgünlüğü konusunda ihtilaf yok. Şiirsel kıtalardan oluşan bir yapısı var. Düzenli bir gruplandırma halinde olması şiirsellik; onar hizipte birbirine benzer ara cümlelerin geçmesi de nakarat katıyor.

İmam-ı Zeynel Abidin?e ait bazı dualar da bölümlerden oluşması ve nakaratı olması yönüyle Cevşen?i andırıyor ama Cevşen düzenli uzunlukta ve şiirselliği olan bölümleriyle benzerlerinden ayrılıyor.

Hıristiyanlarda da zırh dualar var

Büyük Cevşen?i büyük zırh anlamına gelişi yönüyle de inceleyen Mosher, Hırıstiyanların benzer anlamlar yüklenen dualarından da örnekler veriyor. Yüzyıllar önce bilinen tek zırh şövalyelerin ya da askerlerin kullandığı metal koruyuculardı.

Bin yıl kadar önce İrlandalı Hıristiyanların kullandığı bir dua türü vardı ki buna lorica adı verilirdi. Bu dua sabah giysiler giyilirken yapılan duaydı. ?Lorica? zırh demekti. Ayrıca bu dua metal zırhlara kazınarak yazılır ve savaşan askerlere giydirilirdi. Bu dualar okuyana ekstra güç verdiği ve tehlikeden koruduğu varsayılan dualardı. En ünlüsü ?Saint Patrick?in Zırhı? diye bilinen duaydı. Ve şöyle başlardı: ?İsa benimle ol, İsa içimde ol, İsa arkamda ol, İsa önümde ol, İsa yanımda ol, İsa beni muzaffer kıl, İsa beni rahatlat, yenile, İsa altımda ol, İsa üstümde ol, İsa sessizlikte, İsa tehlikede, İsa beni seven kalplerde ol, İsa dostun ve yabancının ağzında ol?. Görüldüğü gibi Cevşen?dekinden farklı bir ritmi olsa da, onların da kendi inançları çerçevesinde aynı amacı güttükleri bir dualar bütünü bu da.

Mosher, Cevşen?in bir Hıristiyan olarak kendisinde bıraktığı etkilerden bahsederken herşeyden önce büyüleyici bulduğunu ifade ediyor. Bir kelimeden başlayıp artarak genişleyen cümleler öbeği haline gelişi sonra tekrar daralması en çok hoşuna giden tarafı olmuş mesela. Bir balonun şişip sonra sönüşünü andırıyor. Bir ahenk ve nida taşıyan nağmeli isimlerden oluşan onarlı gruplar halinde Allah?ın isimlerinin geçmesi hoşuna gidiyor bir de. Farklı ses kalıplarını taşıyor olmasıysa Cevşen?e bir güç ve yoğunluk katıyor Mosher?e göre.

Türk arkadaşlarının Cevşen?in kaseti ve CD?sini göndermeleri sayesinde defalarca dinleme şansını elde eden Mosher, Arapçasını ve İngilizce tercümelerini de incelemiş. Türk arkadaşlarının Cevşen?e verdiği ayrıcalıklı önemin farkında olan Dr. Mosher onlardan bazı Hıristiyan Türklerin de Cevşen okuduğunu öğrenmiş. Marovitch beşyüz Cevşen hediye etmiş

Evet, Cevşen?e olan özel ilgisi nedeniyle dosyamızda yer alan Katolik lider George Marovitch, Mosher?in duyduğu Hıristiyanlardan biri. Marovitch sürekli yanında taşıdığı Cevşen?i büyük bir hürmetle övüp sevdiklerine ya da tanıştığı insanlara hediye ettiğini söylüyor. Bugüne kadar Hıristiyan, Musevi ya da Müslümanlara beş yüz kadar Cevşen hediye eden Marovitch düzenli olarak her gün Cevşen okuduğunu söylüyor. Cevşen?i çok önemli ve güzel dualar manzumesi olarak tanımlayan Marovitch?in Cevşen?le tanışmasına İstanbul eski Müftüsü Selahattin Kaya vesile olmuş. İkisinin de din adamlığı kimliğinden dolayı bayramlarda biraraya gelişlerinde Müftü Selahattin Kaya?nın Cevşen hediye etmesiyle başlamış Marovitch?in Cevşen?e ilgisi. Allah?ın isimlerinin zikredilerek senada bulunuluyor olması Marovitch?i etkilemiş. Şimdi Hıristiyan Musevi demeden herkese anlatıyor Cevşen?i ve birçok Müslümandan daha çok tanıtımını yapıyor.

Kendilerinin de Allah?ı anarak dua ettiklerini, dolayısıyla bunun her iki dinin ortak dili olduğunu düşünüyor.

Katolik lider, Feshane?de verilen bir iftar yemeğinde, ev sahiplerine yaptığı teşekkür konuşmasında Cevşen?den bölümler okuduğunu ve sonra valiye bir Cevşen hediye ettiğini de belirtirken valinin bundan çok memnun olduğunu ve ertesi gün kendisine teşekkür mektubuyla bir hediye gönderdiğini ifade ediyor. Katoliklerin mezhepsel konulardaki katı yanını hatırlatarak çevresindekilerin tepkisi olup olmadığını sorduğumuzda ne kendi dinindekilerden ne de başka din mensuplarından olumsuz bir tepki almadığını belirtiyor Marovitch. Marovitch her iki dinin tek tanrı inancı konusundaki benzerliğine dikkat çekerek kendilerinin de aynı Allah?a isimlerini zikrederek dua ettiğinin altını çiziyor. (...)

Cevşen ortak bir dua metni

   

Roma?daki PISAI (Pontificio Istituto Di Studi Arabi e D?Islamistica) Enstitüsünde Cevşen üzerine bir master tezi hazırlayan Ahmet Eren Kademoğlu ise çalışmasının Cevşen hakkında bugüne kadar söylenenlerin ötesinde akademik olarak çok yeni birşey kazandırmış olduğu kanaatinde olmasa da bazı yeniliklere de kapı açtığını söylüyor. Örneğin bu çalışmada tez danışmanı ve enstitünün de başkanlığını yürüten Etienne Renaud adlı hocasının yönlendirmesiyle mevcut Esmaü?l Hüsna listesindeki isimlerle Cevşen?in analitik bir karşılaştırmasını yapmaya çalışmış. Kademoğlu?nun çalışması esasen Cevşen?in Arapça?dan İngilizce?ye tercümesine yönelik, bununla beraber olarak muteberliğini, İslam coğrafyasındaki tatbikatını inceleyen ve sözlük, index?ten müteşekkil bir çalışma olarak tanımlıyor tezini.

Çalışmanın konusunu Cevşen olarak belirlemelerindeki sebepler muhtelif olmakla beraber, öncelikle ?tüm inananlara hitap ettiği ve onların Rableriyle olan rabıtalarını kuvvetlendirip, onlara bir nevi her yerde nasıl O?nunla beraber olunduğunun farkına varılacağının eğitimini verdiği için? tercih edildiğini söylüyor. İkinci olarak ise Katolik hocalarının, rahip ve rahibe sınıf arkadaşlarının da tesiriyle, onların Müslümanları kucaklayan ortamlarından da mülhem olarak beraberce hiçbir sıkıntıya düşmeden rahatlıkla dua edilebilecek ortak bir metin olabilmesi hususiyetiyle seçmiş.

Bu çalışma hazırlandığı yıl içerisinde öteki tezler arasında en iyilerinden biri olduğu hususunda genel bir kanaat oluşturmuş. Ancak ortak dua edilebilir bir metnin gündeme getirilmesi ve inanan kalplerin beraber aynı metinden de yalvarabilmeleri mevzuunda bir adım olmuş. Belki de yurt dışında yapılan bu tür araştırmalar dinler arası diyaloğun sandığımızdan daha kolay sağlanabilmesi için bilmediğimiz başka zenginliklerimiz olduğunu da ortaya çıkaracak. Kimbilir...

Cevşen?e Nasıl Muhatap Olmalı?       

RESUL-İ EKREM?İN (A.S.M.) küçük torunu Hz. Hüseyin?in (r.a.) oğlu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma?nın (r.a.) torunu olan; hayatını Rabbine hakkıyla kul olma esası üzere kurmasına mukabil ümmet tarafından ?es-Seccad,? yani çok secde eden lakabıyla anılan, ?abidlerin süsü? İmam Zeynelabidin?in rivayetine göre, Cevşenü?l-Kebir, Hz. Peygamber?e bir gazve esnasında Cebrail?in getirdiği kudsi bir münacattır. Cebrail, Peygamber?e Cevşen?i sunduğunda, "Zırhı çıkar, bunu al" demiştir.

Rabbimizin binbir ismiyle anıldığı bu kudsi münacat, ne yazık ki, Sünni-Şii çekişmeleri yüzünden neredeyse bin küsur yıl, Sünni müslümanların uzağında kalmış durumdadır. Asırlardır Şia?nın imani taliminde önemli bir yer tutan bu nebevi hediye, artık, Said Nursi?nin kısır bir çekişmeyi aşan hikmetli ve engin vizyonuyla nihayet nüfuz ettiği Ehl-i Sünnet?i de kudsi manalarından istifadeye çağırmaktadır.

Fakat ne feci bir hal ki, asırlar boyu kaçırılmış bir fırsat, ucuz ve basit tavırlarla, bir kez daha kaçıp gitme tehlikesiyle yüzyüze durmaktadır.

Bu tehlikenin en kritik noktasını ise, sanırım, "Zırhı çıkar, bunu al" rivayeti oluşturmaktadır.

Bu sözden hareketle, bir esma-i hüsna manzumesi olan Cevşen, ucuz bir sigorta malzemesine dönüştürülmektedir.

Çok kereler olduğu gibi, bir kez daha, kudsi bir hakikat, basit akılların elinde ?çok ucuza? satılır haldedir. Heder edilmektedir.

Cevşenü?l-Kebir, bugün,óHafiz ve Kerim olan bir Kadir-i Mutlak?ın hıfz ve himayesini unuturcasınaóadeta yangın, kaza ve sair belaların ?sigorta?sı kılınır ve sözkonusu rivayet bunun çıkış noktası yapılır iken, bu rivayetin asıl muradını açığa çıkaracak en basit sorular ve muhakemeler bile esirgenmektedir.

Mesela, Cevşenü?l-Kebir adlı, baştan sonra binbir ismiyle Rabbimize niyaz edilen, eşsiz bir tefekkür ve tezekkür manzumesi olan kudsi münacata mazhar olduktan sonra, Resul-i Ekrem (a.s.m.) ne yapmıştır? En başta, Cevşen, bir kez olsun açılıp okunmasını imkansız kılan deri veya metal mahfazalar içinde mi ona gelmiştir; yoksa kalbe ilka edilen kudsi manalar olarak mı? Resul-i Ekrem (a.s.m.) onu boynuna asarak mı yanında taşımıştır, manalarını kalb ve dimağına yazarak mı? Hem, Resul-i Ekrem (a.s.m.) Cevşen?in Cibril (a.s.) tarafından kendisine sunulmasından sonra, gazvelere çıkarken artık ne zırh, ne silah almayıp "Bu Cevşen bana yeter" mi demiştir?

Bu soruların cevabının ne olduğunu, siyer kitaplarından kolaylıkla öğreniyoruz. Öncelikle, Cevşenü?l-Kebir, o ümmi Nebi?ye (a.s.m.) yazılı veya basılı bir kitap olarak gelmemiştir. Resul-i Ekrem de, bir kul olarakóüstelik, her hareketi ?en güzel örnek? diye kaydedilip asırlar boyu izlenecek bir güzel kul olarakózırhı kuşanma gibi, bir kulun sebepler dairesinde ifa etmesi gereken vazifeleri ihmal etmemiştir.

O halde Cebrail?in "Zırhı çıkar, bunu al" sözündeki asıl murad nedir?

Cevşenü?l-Kebir?i okurken, insan, bu muradın ipuçlarını, idrakinin elverdiği ölçüde kavramaya başlamaktadır.

Bu kudsi münacat, her noktadaki acz ve ihtiyacımız karşısında, sığınma ve başvuru adresi olarak, yalnızca Rabbü?l-alemin?i gösterir. Kendimizin yanısıra sair sebeplerin, yani tüm mahlukların acizlik ve zayıflığını gözler önüne sererek, bizi, başvurumuza cevap vermeye muktedir doğru adrese sevkeder. Herşeyin O?nun kudret, ilim ve iradesiyle olduğunu; O dilemezse, tüm dünya lehimize gözükse bile bunun bir işe yaramayacağını bildirir.

O kudsi münacatı okurken, hissederiz ki, biz kendiliğimizden burada değiliz. Tesadüfen de burada değiliz. Hayy-ı Kayyum, Faalün lima yürid, Cemil-i Zülcelal olan bir Zat-ı Ehad-ı Samed?in sanatıyız. Ve O?nun izin ve kudretiyle yaşıyoruz. Bizi yaşatan, yediğimiz ekmek, içtiğimiz su değil. Keza, zırh giydiğimiz için savaşta ölmekten kurtuluyor değiliz. Sebepler dairesinde dergah-ı ilahinin kapısını çalma anlamına gelen fiili dualarda bulunuruz; ama sonucu, o sebepler perdesinin arkasında işgören Müsebbibü?l-Esbab verir. Hayatımızı devam ettiren de O?dur; midemizi doyuran da. Kalbimize iman ve ubudiyet gibi manevi gıdalar veren de O?dur; düşmanlarımız ve musibetler karşısında bizi koruyan da...
 
Kısacası, zırh giydiğimiz için ölmüyor değiliz. Zırhı giyerek yaptığımız duaya mukabil, Rabbimiz bizi muhafaza buyurduğu için oklardan ve mızraklardan azadeyiz.

Cebrail aleyhisselam, Resul-i Ekrem?e (a.s.m.) Cevşen?in makamını, önemini ve muhtevasını belirten o sözü söylerken, aslında tüm ümmete bu mesajı iletmiştir. Bu söz, Cevşen?i hakkıyla okuyun; ve, hadsiz tehlikeler, hastalıklar ve felaketler karşısında merciinizin yalnız ve yalnız Rabb-ı Rahim ve Kadir-i Hakim olduğunu derkedin, demektedir. Böylece, sebepleri merci tanımaktan; merci bildiğiniz o sebeplerin acizliği ve yetersizliği karşısında aklen, kalben ve ruhen kahrolmaktan kurtulun, demektedir. İhtiyaçlarınıza karşı meded, düşmanlarımıza karşı dayanak noktası olarak O size yeter; Cevşen işte bunu belletir, mesajını vermektedir.

Yoksa, Cevşen hiç okunmadan, manaları hiç tefekkür ve tezekkür edilmeden saklanırsa, Rabbimiz bizi gene de korur her daim korumaktadır zaten. Her saniye bir kanser hücresinin var olduğu bir bedene; her dakika bir mikrobun içeri girdiği bir vücuda sahip olan bizleri, lenfosit, eritrosit, trombosit.. gibi miniminnacık maddeleri istihdam ederek koruya gelmiş, bu yaşa kadar yaşatmıştır mesela. Ama bize doğru adresi gösterip şirk ve esbab çukurlarından uzak tutan eşsiz bir kudsi münacatın tanıttığı Rabb-ı Rahim?den değil, o münacatın kendi ?nesne?sinden medet umuluyorsa, en başta Cevşen?in ders verdiği en birinci hakikat çiğnenmiş olmaktadır. Baki bir hayatın önsözü olacak imani bir şuurun mübelliği olan o pırlanta, üç günlük dünya hayatı için sarfedilip heba olunmaktadır.

Oysa o ilahi hediye, Rabbimizi binbir ismiyle tanıyıp yalnız ve ancak O?na yönelerek şu dünya hayatını ebedi bir cennetin giriş kapısı kılmayı öğretmektedir.

Bu bölümdeki yazılar Medyum Recep Kaplan tarafından Aksiyon Dergisi (9 Eylül 2002) M. Fethullah Gülen Hocaefendi , Prizma-1, İzmir 1995, s.119-122. Metin Karabaşoğlu  
ve cevşen.de içeriklerinden derlemiştir.
 



Seçme Hadisler ve Sözler
Aynı dili konuşmak, akrabalık ve bağlılıktır.İnsan, yabancılarla kalırsamahpusa benzer.Nice Hintli, nice Türk vardır ki dildeştirler (aynı dili konuşurlar).Nice iki Türk de vardır ki birbirine yabancı gibidirler.Şu halde ''mahremlik (yakınlık) dili'' bambaşka bir dildir.Gönül birliği (gönüldaşlık) dil birliğinden daha iyidir.Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız yüz binlerce tercüman zuhur eder.
Mevlana
Her An'ımız Bir Dua
(Sabah-akşam, 3 defa, ?Bismillahillezi la yedurru maasmihi şeyün fil erdı vela fissemai ve hüvessemiul alim? okuyan, büyücü ve zalimden emin olur.) [İ. Mace]
Recep Kaplan İletişim
Ofis Adresi:
Uğur Mumcu Caddesi No: 77/10
G.O.P / Çankaya / Ankara / Türkiye
0 312 447 45 45 (pbx)